İnsan belli bir yaşa geldiğinde, eski
günlerini, özellikle de çocukluk günlerini büyük bir özlemle anımsıyor. Ah! O günler, "ekmek elden su gölden". Ne zenginlik, ne fakirlik, ne endişe ne de
gelecek kaygısı. Anne ve babanın güvenli ve sıcak varlığında yaşamak....
Ben çocukluğumun en tatlı günlerını Sivas’ın kazası Kangal’da geçirdim. Aslında
doğduğum ve dört yaşına kadar yaşadığım yer, Sivas’ın diğer kazalarından biri
olan Gürün’dür.
Gürün Toros dağlarının vadisinde kurulmuş, sulak ve yeşillik bir şehirdir. Daha
yumuşak bir iklime sahip olduğu için meyve ve sebze yetiştirmeye uygundur. Bu
özellikleri ile Kangal’dan çok farklıdır.
Kangal daha kuzeyde, düzlük plato
alanındadır. Geçim kaynağı sadece tahıl ve hayvancılığa dayanır. Az sayıda
temiz su kaynakları vardır. Seyrek söğüt ağaçları, sadece bu kaynak
sularının oluşturduğu cılız gideğenlerin vadilerinde yetişir. Gıdeğenlerin kuruduğu
yerlerde bu ağaçlar da yok olur.
Kışları çok soğuktur Kangal’ın.
Genellikle kar şeklinde yağar yağışları, odun sobası ile ısınan, kalın kerpiç
evlerinin küçük ve sıcak oda pencerelerinden seyretmenin tadına doyum olmaz.
Ah! Bir de sabahleyin okula gitmek kaygısı olmasa! Soğuk havalarda yürüyerek
okula gitmek kolay olmazdı. Eldiven kullanmazdık, ellerimiz soğuktan donacak
gibi olurdu. Okula geldiğimizde sınıfımızdaki odun sobası ısınmak için
toplandığımız yerdi. Isınırken ellerimiz yüzlerce iğne birden batıyormuşçasına
acır, ağlamaya başlardık. Öğretmenimizin bize acıyarak baktığını, soba
karşısında biraz daha ısınmamıza göz yumduğunu hatırlıyorum.
Isınma sonrası temkinli bir rahatlığa kavuşurduk. Okullar daha disiplinli idi.
Uymamız gereken kurallar daha çoktu.
En sevdiğimiz ders müzık dersi ıdi. Müzik genellikle son ders saatinde olurdu.
Bu saati iple çekerdik. Eh!... daha güzeli bu ders saati sonrasında sıcak
evimize dönmek, annemize kavuşmak vardı.
Kışın karlı günlerinde hala duygulanarak mırıldandığım güzel bir şarkı vardır.
Örtüldü beyaz bir bir tül
Bütün dağ taş ovalar
Sisler içinde yer gök
Sessiz sessiz yağar kar
El ayak tutmaz artık
Dondurur keskin soğuk
Yetim yavrular arar
Sığınacak bir kovuk
Bu düşündürücü ve eğitici şarkıyı çocuklarımdan hiç duymadım.
İlkokul birinci sınıfta öğrendiğim bu şarkı Kangal’dan çıkmış gibidir.
Bizler açlığı, acımayı, sevgiyi böyle şiir ve şarkılardan öğrendik. İnsanın
maddeden ibaret olmadığının tohumları içimize o zamanlarda atıldı....
Kangal’ın kışlarını anlatıyordum. Kış aylarından Aralık ve Ocak ayları çok
soğuk geçerdi. Bazı gecelerde rüzgar öyle acı ve heyecan verici olurdu ki; tüm
rüzgarlar birleşip, ilçe ile birlikte tüm çevreye saldırırcasına, korku ve heyecan
uyandıran sesini saatlerce sürdürürdü....
Babamın dükkanına malzeme almak için gitmiş olduğu zamanlar da, geceleri hazırlanan
yer yataklarında taklalar atarak babamın yokluğunun tadını çıkarır, sonra
yataklarımıza girerdik. Annemin kış masallarını veya yaşanmış kış hikayelerini
tatlı bir ürperti ve heyecanla dinler, bu mutlu saatlerin sonunu ancak sabah
uyandığımızda hatırlardık.
Kangal’da on yıl yaşadık. Bu süre içinde bir yıl çok soğuk olmuştu. Sekiz-on kadar tavuk ve horozumuz vardı. Ahırda donabilirlerdi.
Bu nedenle onları yattığımız odaya almıştık. Büyük bir tahta sandığın
kenarlarındaki bazı tahtalar kırılarak kümes haline getirilmişti. Diğer
kardeşlerimi bilmiyorum ama ben bu olaya çok sevinmiştim. Elektrik olmadığı
için gece lambamız yoktu. Annem gaz lambasını söndürür söndürmez gecenin
karanlığında kalırdık.
Sobanın önündeki hava deliğinden görünen kor ışığı gece lambam, devamlı hafif
seslerle kıpırdayan horoz ve tavuklar arkadaşlarımdı benim. Geç uyuyup erken
uyanan bir çocuk olduğum için daha hava karanlıkken sabahın yakın olduğunu
horozdan öğrenmek çok güzeldi.
Cemreler düştüğünde
bahar aylarının başladığını hissederdik. Annem “birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa üçüncü
cemre suya düşer” derdi. Halk kendi tecrübesiyle karaların sulardan
daha çabuk ısındığını anlamıştı.
Ahır gübrelerinin dışarı
atılması, toprakların yavaş yavaş kuruması sonucu her taraftan mayıs (ahır
gübesi) ve toprak kokuları buharlaşır; bu kokular beni hiç rahatsız
etmezdi. Çünkü bu kokular aynı
zamanda Kangal’ın bahar kokularıydı.
En güvenilir, temiz ve
sağlam arkadaşlıklar çocukluk arkadaşlıklarıdır. Hainlik ve eleştiri olmayan o
arkadaşlıklar, bıraktığımız yerlerde donup kalmış gibidirler.
O günlerden kalma bazı
anılar cap canlı duruyor bende:
Evimizin dikişlerini annem dikerdi. Ülke savaştan yeni çıkmıştı. Kumaş
kesintilerinden kalma küçük parçalar dahi annem tarafından değerlendirilirdi.
Sanayi ürünü bebekler pahalı olduğundan, zenginler dışında kimse kolay
kolay alamazdı. O bebekleri gördüğümüzde hayranlıkla bakmakla yetinirdik. Bir
gün arkadaşımda elle yapılmış bezden bir bebek gördüm. Bebek yapmak için
annemden o küçük kumaş parçalarından istedim. Annemin cevabı “veremem, onları birleştirip namazlık
yapacağım” olmuştu.
Arkadaşıma kendisinin bebeği
gibi bir bebek yapmak istediğimi söyledim. O hemen cevap verdi “Çok kolay, o bez parçasını pöslükten buluruz”.
Bu kelime pislikten gelmiş olmalıydı. El ele tutuşup sevinçle gittlğimiz
yer çöplüktü. Ben tereddütle bakarken, arkadaşım kül rengine dönüşmüş eski bir
patiska parçasını getirmişti bile.
Evden gizlice aldığım iğne ve
iplikle, arkadaşımın getirdiği makasla bebeği oluşturduk içine elyaf olarak ne
kullandığımızı hatırlamıyorum; ama annemin banyo yaptığında dökülen ve henüz çöpe atılmamış saçlarını
gizlice alarak, bebeğin saçlarını yaptığımızı biliyorum. Arkadaşımın eski ve
kirli mendilinden de elbisesini yapmıştık..... Bebeğimin koluna ve
boynuna onun bebeğinde olduğu gibi boncuk da takmak istemiştim. Arkadaşım için
çözüm kolay oldu.
Bu defa geldiğimiz yer mezarlıktı. Ancak şimdi
Ermenilerin olduğunu düşünebildiğim bozulmuş mezarlardan yağmur suları ile
çıkarılmış boncuklardı bu boncuklar.... Toprakla dolmuş
deliklerini iğne ucu ile açtığımız bu boncuklarla bebeğimizi süsledik.
Sıra eserimiz olan bu bebeği anneme göstermeye gelmişti. Biraz da
endişeliydim. Annem kirli bez parçalarını nereden edindiğimizi dahi sormadı.
Oysa temiz ve titiz bir kadındı.



No comments:
Post a Comment