Sunday, May 24, 2015

ANADOLU’DA ÇOCUK OLMAK

İnsan belli bir yaşa geldiğinde, eski günlerini, özellikle de çocukluk günlerini büyük bir özlemle anımsıyor. Ah! O günler, "ekmek elden su gölden". Ne zenginlik, ne fakirlik, ne endişe ne de gelecek kaygısı. Anne ve babanın güvenli ve sıcak varlığında yaşamak....
                Ben çocukluğumun en tatlı günlerını Sivas’ın kazası Kangal’da geçirdim. Aslında doğduğum ve dört yaşına kadar yaşadığım yer, Sivas’ın diğer kazalarından biri olan Güründür.
                Gürün Toros dağlarının vadisinde kurulmuş, sulak ve yeşillik bir şehirdir. Daha yumuşak bir iklime sahip olduğu için meyve ve sebze yetiştirmeye uygundur. Bu özellikleri ile Kangal’dan çok farklıdır.
                 Kangal daha kuzeyde, düzlük plato alanındadır. Geçim kaynağı sadece tahıl ve hayvancılığa dayanır. Az sayıda temiz su kaynakları vardır. Seyrek söğüt ağaçları, sadece bu kaynak sularının oluşturduğu cılız gideğenlerin vadilerinde yetişir. Gıdeğenlerin kuruduğu yerlerde bu ağaçlar da yok olur.
                Kışları çok soğuktur Kangal’ın. Genellikle kar şeklinde yağar yağışları, odun sobası ile ısınan, kalın kerpiç evlerinin küçük ve sıcak oda pencerelerinden seyretmenin tadına doyum olmaz.
                Ah! Bir de sabahleyin okula gitmek kaygısı olmasa! Soğuk havalarda yürüyerek okula gitmek kolay olmazdı. Eldiven kullanmazdık, ellerimiz soğuktan donacak gibi olurdu. Okula geldiğimizde sınıfımızdaki odun sobası ısınmak için toplandığımız yerdi. Isınırken ellerimiz yüzlerce iğne birden batıyormuşçasına acır, ağlamaya başlardık. Öğretmenimizin bize acıyarak baktığını, soba karşısında biraz daha ısınmamıza göz yumduğunu hatırlıyorum.
                Isınma sonrası temkinli bir rahatlığa kavuşurduk. Okullar daha disiplinli idi. Uymamız gereken kurallar daha çoktu.



                En sevdiğimiz ders müzık dersi ıdi. Müzik genellikle son ders saatinde olurdu. Bu saati iple çekerdik. Eh!... daha güzeli bu ders saati sonrasında sıcak evimize dönmek, annemize kavuşmak vardı.

                Kışın karlı günlerinde hala duygulanarak mırıldandığım güzel bir şarkı vardır.

Örtüldü beyaz bir bir tül
Bütün dağ taş ovalar
Sisler içinde yer gök
Sessiz sessiz yağar kar
                El ayak tutmaz artık
                Dondurur keskin soğuk
                Yetim yavrular arar
                Sığınacak bir kovuk

Bu düşündürücü ve eğitici şarkıyı çocuklarımdan hiç duymadım.

                İlkokul birinci sınıfta öğrendiğim bu şarkı Kangal’dan çıkmış gibidir.
                Bizler açlığı, acımayı, sevgiyi böyle şiir ve şarkılardan öğrendik. İnsanın maddeden ibaret olmadığının tohumları içimize o zamanlarda atıldı....
                Kangal’ın kışlarını anlatıyordum. Kış aylarından Aralık ve Ocak ayları çok soğuk geçerdi. Bazı gecelerde rüzgar öyle acı ve heyecan verici olurdu ki; tüm rüzgarlar birleşip, ilçe ile birlikte tüm çevreye saldırırcasına, korku ve heyecan uyandıran sesini saatlerce sürdürürdü....

                Babamın dükkanına malzeme almak için gitmiş olduğu zamanlar da, geceleri hazırlanan yer yataklarında taklalar atarak babamın yokluğunun tadını çıkarır, sonra yataklarımıza girerdik. Annemin kış masallarını veya yaşanmış kış hikayelerini tatlı bir ürperti ve heyecanla dinler, bu mutlu saatlerin sonunu ancak sabah uyandığımızda hatırlardık.
                Kangal’da on yıl yaşadık. Bu süre içinde bir yıl çok soğuk olmuştu. Sekiz-on kadar tavuk ve horozumuz vardı. Ahırda donabilirlerdi. Bu nedenle onları yattığımız odaya almıştık. Büyük bir tahta sandığın kenarlarındaki bazı tahtalar kırılarak kümes haline getirilmişti. Diğer kardeşlerimi bilmiyorum ama ben bu olaya çok sevinmiştim. Elektrik olmadığı için gece lambamız yoktu. Annem gaz lambasını söndürür söndürmez gecenin karanlığında kalırdık.
                Sobanın önündeki hava deliğinden görünen kor ışığı gece lambam, devamlı hafif seslerle kıpırdayan horoz ve tavuklar arkadaşlarımdı benim. Geç uyuyup erken uyanan bir çocuk olduğum için daha hava karanlıkken sabahın yakın olduğunu horozdan öğrenmek çok güzeldi.



               Cemreler düştüğünde bahar aylarının başladığını hissederdik. Annem birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa üçüncü cemre suya düşer” derdi. Halk kendi tecrübesiyle karaların sulardan daha çabuk ısındığını anlamıştı.

                 Ahır gübrelerinin dışarı atılması, toprakların yavaş yavaş kuruması sonucu her taraftan mayıs (ahır gübesi) ve toprak kokuları buharlaşır; bu kokular beni hiç rahatsız etmezdi. Çünkü bu kokular aynı zamanda Kangal’ın bahar kokularıydı.

                En güvenilir, temiz ve sağlam arkadaşlıklar çocukluk arkadaşlıklarıdır. Hainlik ve eleştiri olmayan o arkadaşlıklar, bıraktığımız yerlerde donup kalmış gibidirler.

                O günlerden kalma bazı anılar cap canlı duruyor bende:

Evimizin dikişlerini annem dikerdi. Ülke savaştan yeni çıkmıştı. Kumaş kesintilerinden kalma küçük parçalar dahi annem tarafından değerlendirilirdi.
Sanayi ürünü bebekler pahalı olduğundan, zenginler dışında kimse kolay kolay alamazdı. O bebekleri gördüğümüzde hayranlıkla bakmakla yetinirdik. Bir gün arkadaşımda elle yapılmış bezden bir bebek gördüm. Bebek yapmak için annemden o küçük kumaş parçalarından istedim. Annemin cevabı veremem, onları birleştirip namazlık yapacağım olmuştu.

                 Arkadaşıma kendisinin bebeği gibi bir bebek yapmak istediğimi söyledim. O hemen cevap verdi “Çok kolay, o bez parçasını pöslükten buluruz”. Bu kelime pislikten gelmiş olmalıydı. El ele tutuşup sevinçle gittlğimiz yer çöplüktü. Ben tereddütle bakarken, arkadaşım kül rengine dönüşmüş eski bir patiska parçasını getirmişti bile.


 
                 Evden gizlice aldığım iğne ve iplikle, arkadaşımın getirdiği makasla bebeği oluşturduk içine elyaf olarak ne kullandığımızı hatırlamıyorum; ama annemin banyo yaptığında dökülen ve henüz çöpe atılmamış saçlarını gizlice alarak, bebeğin saçlarını yaptığımızı biliyorum. Arkadaşımın eski ve kirli mendilinden de elbisesini yapmıştık.....  Bebeğimin koluna ve boynuna onun bebeğinde olduğu gibi boncuk da takmak istemiştim. Arkadaşım için çözüm kolay oldu.
 Bu defa geldiğimiz yer mezarlıktı. Ancak şimdi Ermenilerin olduğunu düşünebildiğim bozulmuş mezarlardan yağmur suları ile çıkarılmış boncuklardı bu boncuklar....  Toprakla dolmuş deliklerini iğne ucu ile açtığımız bu boncuklarla bebeğimizi süsledik.
Sıra eserimiz olan bu bebeği anneme göstermeye gelmişti. Biraz da endişeliydim. Annem kirli bez parçalarını nereden edindiğimizi dahi sormadı. Oysa temiz ve titiz bir kadındı.







No comments:

Post a Comment